Genel

19. Yüzyılın Psikiyatristleri “Ruh Avcıları”

Merhabalar, izlediğim Netflix dizisi olan “The Alienist” ile ilgili biraz bilgi vermek istedim. Ayrıca dizide dikkatimi çeken bir detay hakkında araştırma yaparak sizinle paylaştım. 19.yüzyıla ufak bir gezintiye çıkmaya ne dersiniz ?

Haydi Tıkla 🙂

Reklamlar
Genel

Yeni Edebiyat Serimin İlk Bölümünü Takdim Ediyorum

Merhabalar, aklımda plandığım edebiyat serimi başlattım ve sizinle de paylaşmak istedim. İlk önce edebiyata adım adım yaklaşıp ardından da Orta Çağ’a yüzeysel bir giriş yapmayı tercih ettim. Bundan sonra İngiliz Edebiyatı’nın kronolojik sırasına göre dönemlerini inceleyeceğim. Orta Çağ ile başlangıcımı yaptım bundan sonra günümüze kadar olan dönemleri inceleme yapacağız. Ardından ikinci bir seri olarak da edebiyat akımlarından bahsedeceğim. Şimdi ilk yazımın linkini burada paylaşacağım. Eğer okuduktan sonra herhangi bir ekleme yapmak isterseniz veya bir yanlışımı görürseniz lütfen buradan yorum yapmayı ihmal etmeyin. Birlikte tartışarak güzel bir sohbet niteliğinde bilgi paylaşımı yapabiliriz. Şimdiden keyifli okumalar diliyor, görüşlerinizi bekliyorum.

Yazıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

Adım Adım Edebiyat ve Orta Çağ

Genel

Blog Sayfalarımı Büyütüyorum

Herkese merhabalar, bundan sonra paylaşımlarımı aktif bir şekilde başka adres üzerinden yapacağımı bildirmek için bu yazıyı paylaşıyorum. Öncelikle blog sayfamı zamanla yeni sayfama taşıyacağımı bildirmek istiyorum. İlk adım olarak bu sayfada paylaştığım eski gönderilerimi yeni sayfama taşıyacağım ve ardından özgün paylaşımlarıma devam edeceğim. Bir süre sonra da bu sayfamı kapatma ihtimalim oldukça yüksek görünüyor. Eğer siz de bana destek vermek ve paylaşımlarıma ulaşmak isterseniz aşağıda vereceğim linkten beni takip etmeye devam edebilir, beni çok mutlu edebilirsiniz.

Yeni blog sayfama buradan ulaşabilirsiniz.

Genel

Bir İntihar Mektubu

Hayat, ömrümüz boyunca sahip olduğumuz en değerli varlığımızdır. Sahip olduğumuz bu hayatı nasıl yaşadığımız ise bize kalan bir şey. Bazılarımız hayatı istediği gibi yaşar, tadını çıkarır ve mutlu ölür. Ancak bazılarımız için hayat beklediği kadar güzel taraflarını göstermez. Bu durum insanı derin bir mutsuzluğa sevk eder. Hiçbir şeyden zevk almamaya, hayatın boş ve anlamsız olduğunu düşünmeye başlar. Hatta çoğu insan hayata tutunmakta zorlanmaya başlar. Bu durumda intihar düşünceleri devreye girmektedir. Hayattan zevk alamayan birey hayatını devam ettirmeyi gereksiz bulur ve sonlandırma kararı alır. Bu kararın hangi psikolojik durum sırasında alındığı hakkında ise pek bir fikrimiz olmaz. Çünkü yaşamadan bilemeyeceğimiz nadir durumlardan biridir intihar düşünceleri. İşte Virginia Woolf da hayata tutunmakta zorluk çekmiş yazarlarımızdan biridir. Edebiyata olan katkısı göz önünde bulundurulduğunda belki de asla böyle bir şey yapmasını beklemeyeceğimiz bir yazardır kendisi. “Okuyan insan böyle işlere kalkışır mı ?” gibi bir düşünceniz olabilir. Ancak bunun kesinlikle doğru olmadığını düşünüyorum. Okuyan insanlar düşünen insanlardır. Düşündükçe hayatı sorgular ve ondan sonuçlar çıkarmaya çalışırlar. Kelimelerin arasına dalarak tutunacak bir dal aramaya çalışırlar. Virginia Woolf bu dalı buldu mu, ya da bulamadı mı bu konuda kesin yargılara varmak doğru olmaz. Çünkü bu konularda yeteri kadar araştırma yapmadığımı bu aşamada kabul etmem gerekir. Benim bu yazıyı yazma amacım sadece size onun intihar etmeden önceki mektubunu iletmek ve bu mektupta geçen derin duyguları biraz olsun size hissettirebilmektir.

MEKTUBUN ORİJİNAL HALİ:

ÇEVİRİSİ:

Salı

En sevdiğim,

Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum.

Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.

Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.

Bu mektubu eşine yazmadan önce 1941 yılı bir mart akşamı eve sırılsıklam  ıslanmış bir şekilde gelir. İntihar teşebbüsünde bulunmuş ancak başarılı olamamıştır. Bir kaç gün sonra ceketinin ceplerine ağır taşlar doldurarak kendini Ouse Nehri’ne bırakır. Bu onun hayata tutunmasını engelleyen ruh sıkıntılarından bir kaçış yoludur.

Genel

Gene Tierney

Bu yazımda ölüm yıldönümü iki gün önce olan, çok sevdiğim ve beğendiğim bir Hollywood oyuncusundan bahsetmek istedim. 

Gene Tierney, 19 Kasım 1920’de New York’da doğmuştur. Sinema filmlerinde ve tiyatrolarda oyunculuk kariyeriyle ünlenmiştir. Oyunculuk kariyerine 18 yaşında atılmış. İlk oyunculuk rolünü de What a life ! oyununda sahnede su kovası taşıyarak gerçekleştirmiştir. Ancak bu rolde bile çok beğenilmiştir. Ardından bir çok tiyatroda rol almaya başlamıştır. Film hayatına ise 1940 yılında The Return of Frank James filmi ile başlamıştır. Ancak Laura(1944)filmiyle kariyerinde bir patlama yaşamış, insanların aklına filmde oynadığı karakteriyle kazınmıştır. Aynı zamanda Leave Her to Heaven (1945)filmindeki oynadığı başrol ile Academy Award for Best Actress ödülüne aday görülmüştür.


1941 yılında bütün bayanların çok iyi bildiği ünlü tasarımcı olan Oleg Cassini ile evlenmiştir. Hatta Cassini, Tierney’nin bazı filmlerdeki kostümlerini tasarlamıştır. Bu evliliğinden iki çocuğu olmuş, ancak ilk çocuğu hasta doğmuştur. Bu olay Tierney’nin savaştığı depresyonda kötü bir etkiye sahip olmuştur. Kariyeri yüzünden oldukça zor zamanlar geçiren Tierney, psikiyatristler araştırmış ve bazı şok tedavileri görmüştür. Hatta bu şok tedavilerinin onun hafızasının bir kısmını kaybetmesine yol açtığı söylenmektedir. 1957 yılında annesinin apartmanından kendisini atma girişiminde bulunmuştur. Bunun ardından ailesi tekrar kliniğe yatmasını uygun görmüşlerdir. Klinikten çıktıktan sonra bir giysi dükkanında satıcı olarak çalışmaya başlayan Tierney, insanlar tarafından tanınmaya başlanmıştır. Ardından tekrar oyunculuk kariyerine geri dönmüştür.

(Oleg Cassini ve Gene Tierney)

Oleg Cassini ile 1952 yılında boşanmışlar ancak Tierney’nin ölümüne kadar arkadaş olarak kalmışlardır. Tierney, 1958 yılında Howard Lee ile tanışmıştır. Howard Lee ise o dönemlerde 5 yıldır Hedy Lamarr ile evlidir. 1960 yılında boşandıkları zaman Tierney ile evlenmişlerdir. Howard Lee ile ölümüne kadar evli kalmışlardır. Tierney, Lee’den hamile kalmış ancak düşük yapmıştır. Tierney, 6 Kasım 1991 yılında Houston’da vefat etmiştir. 

Bunlar benim sizlere aktarabildiğim kısımlar. Tabiki bir aktörün hayatı bu kadar kelimeye sığabilecek kadar kısa olmaz. Ancak Gene Tierney’nin hayatının en ince ayrıntısına kadar anlatıldığı Self-Portrait kitabı bulunmaktadır. Kitap Mickey Herskowitz ve Gene Tierney işbirliği ile hazırlanmış ve 1979 yılında basılmıştır. Kitabı baya bir araştırdım. Türkçesi mevcut değil, ingilizcesine de Türkiye’de rastlamadım. Bu yüzden internet üzerinden sipariş vermemiz mümkün olabiliyor. Eğer okumak isterseniz, tavsiye ederim. 

Genel

Ürkütücü Aile

Herkese merhaba. Önümüz de Cadılar Bayramı malum. Bu yazımda biraz korku teması olsun istedim. Sebebi ise izlediğim bir film sonucu yaptığım araştırmalar ve başıma gelenler tabi. Geçen gece The Conjuring serisini izleme kararı aldım. Tabi ki yalnız değildim. 🙂 Belki daha önce Warren ailesini duymuşsunuzdur ya da bir yerde karşınıza çıkmıştır. Bu aile tarihte ilk hayalet avcılığı yapan insanlar arasında yer almaktadır. Edward Warren Miney, 1926 Amerika doğumlu yazar ve hayalet avcısıdır. Deniz kuvvetlerinde çalışırken kendisini demonoloji, yazarlık ve öğretim alanında geliştirmiştir. Eşi Lorraine Rita Morran, 1927 Amerika doğumlu ve eşiyle birlikte çalışan bir medyum ve aynı zamanda bir yazardır. Bir kızları vardır. Bu kızın böyle bir ailede ne kadar sağlıklı büyüdüğü ise meçhul tabi ki.


Bu aile tarihte birçok paranormal olaylara ve hayalet avcılığı vakalarına el atmışlardır. Aynı zamanda bu konularla ilgili bir sürü kitap yazmışlardır. Hatta tam olarak 10.000 vakayı inceledikleri aynı zamanda ünlü demonolojistleri eğittikleri söylenmektedir. 1952 yılında İngiltere’de tarihin ilk hayalet avcılığı grubu olan New England Society for Psychic Research grubunu kurmuşlardır. Lorraine Warren eşiyle birlikte evlerinin arkasına kurdukları The Warren’s Occult Museum adlı müzeyle ilgilenmektedir. Bu müzede çiftin ilgilendikleri vakalardan sonra büyülü olduklarını düşündükleri ve topladıkları eşyalar sergilenmektedir. Annabelle bebeği bu eşyalardan biridir. Annabelle olayı ise iki oda arkadaşı kızın başına gelen ürkütücü bir olaydır. Annabelle Higgins adlı bir kızın ruhunun bu bebeğin içerisinde sıkıştığı ve bebeğin hareket ederek bırakılan yerden farklı yerlerde ortaya çıktığı söylenmektedir. Bu vaka da Annabelle filmine konu olmuştur. Müzeyi ziyaret eden bir kişi Annabelle bebeğine hakaret ederek cama vurmuş ve olaydan 3 saat sonra kazada hayatını kaybetmiştir.


Warren çiftinin en ünlü vakalarından biri ise Amityville vakasıdır. Amerikalı bir çift yaşadıkları evde garip olayların olduğunu iddia ederek evlerini terk etmişlerdir. Ancak bu olayın bir kandırmaca olduğu söylenmiştir. Çiftin ilgilendiği çoğu vakalar filmlere konu olmuştur. Bu vaka da The Amityville Horror adlı filmde yansıtılmıştır. Aynı isimli bir kitap da yayınlanmıştır.


The Conjuring filminde Perron ailesinin başına gelen olaylar anlatılmaktadır. 1971 yılında gerçekleşen bu olay bir cadı yüzünden yaşanmaktadır. Ailenin taşındığı evde daha öncesinde bir cadı yaşamış ve kendisini asarak intihar etmiş. Bu olay ardından ev lanetlenmiştir. İkinci filmde ise 1977 yılında İngiltere Enfield’da bir cinin dadandığı ev anlatılmaktadır. Bu olay ise çoğu insanlar tarafından kandırmaca olarak kabul edilmiştir.

Edward Warren ise 2006 yılında vefat etmiştir. Vefatının ilginç tarafı ise; beyaz bir varlığın dolaştığı bir mezarlığa gömülmek istemesi ve gömüldükten sonra varlığın ortadan yok olmasıdır. Bu olay insanların aklında Edward Warren’ın öldükten sonra bile hayalet avcılığına devam ettiğinin bir mesajını uyandırmıştır.

Filme gelecek olursam, filmde izlediğinizde gülebileceğiniz sahneler de var. “Bu ne şimdi?” tarzında tepkiler verebilirsiniz. Ancak filmin gerilimi çok yüksek. Aniden karşınıza çıkan varlıklar, evin çeşitli yerlerinden gelen sesler, hareket eşyalar insanı gerçekten çok geriyor. Özellikle ortamın tamamen sessiz olması ve ardından karşınıza aniden çıkan şeyler eminim sizleri de oldukça geriyordur. Filmi izlerken gerçekten çok gerildim. Bu tarz filmleri izledikten sonra da etraftan gelen sesler ve olaylar konusunda daha da hassaslaşıyorum. Bu durum benim için oldukça ürkütücü olması yanında filmden sonra elektriklerin kesilmesi beni gerçekten çok korkuttu. Elektrikler kesildiği anda bir müddet donup kaldım. Ardından kendime gelerek uyumam gerektiğini fark ettim. 🙂 Demem o ki; eğer filmi izleyecekseniz veya izlemek isterseniz her türlü riski göze almak gerekiyor. İzlemeden önce iki kez düşünün diyerek sizleri biraz daha korkunun içine sürüklüyorum ve yazımı bitiriyorum.